Yeni normaller ‘Dijital Çağ’ın resmen ilanıdır

Medeniyetler tarihinde bazı olaylar yeni bir çağın başlangıç noktası olarak kabul edilir. Geçtiğimiz günlerde 567. yıl dönümünü kutladığımız İstanbul’un fethi ile başlayan ‘Yeni Çağ’ bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Bu açıdan baktığımızda, COVID-19 salgını ile 2020’nin de ‘Dijital Çağ’ın resmen ilan edildiği zaman dilimi olarak tarih kitaplarına geçeceğini söyleyebiliriz.

Esasen son 20 yıl içerisinde üçüncü nesil İnternet (3G), tablet ve akıllı telefonların yaygın olarak kullanmaya başlanması ve buna bağlı olarak da sosyal ağların hızlı bir şekilde hayatımızın bir parçası olmayı başarması sayesinde ister istemez dijital yaşama ilk adımımızı atmıştık. Uzaktan eğitim, elektronik bankacılık ve özellikle de e-ticaretin beklenilenden çok hızlı bir şekilde yaygınlaşması, mobil oyunlara olan ilginin her geçen gün artması ve tüm bunların sonucunda teknoloji bağımlılığı gibi yeni rahatsızlıkların ortaya çıkmaya başlamış olması geri dönülemez bir şekilde dijital çağa girdiğimizin en önemli göstergeleriydi.

Ancak, ekonomik, coğrafi ve demografik düzeyde yaşanan dijital bölünme 5G’ye geçiş sürecinde pek çok ürün ve hizmetin tam anlamda dijitalleşmesinin önündeki en önemli engeller arasında yer alıyordu. Ekonomik açıdan bakıldığında az gelişmiş ülkelerin kısıtlı İnternet erişim imkânına sahip olması, coğrafi açıdan bakıldığında kırsal bölgelere İnternet altyapısı sağlama güçlükleri, demografik açıdan bakıldığında ise düşük eğitim düzeyindeki bireylerin ve belirli yaşın üzerindeki nesillerin yeni teknolojilere uzak kalmaları dijital bölünmenin tetikleyicileri olarak ön plana çıkıyordu. O yüzden de özellikle X kuşağı olarak adlandırılan kesimin dijital çağa uyum sağlayamayacağı öngörülüyordu. Bununla birlikte, bu kesim özellikle son on yıl içerisinde sosyal medya kullanımına yoğun ilgi göstererek mobil teknolojilere karşı kayıtsız kalmadığını gösterdi.

Esasen ilk kez Çin’de 2019 yılında ortaya çıkmasına rağmen, küresel bir pandemiye dönüşmesi 2020’in ilk aylarını bulan COVID-19 salgını üç ay gibi kısa bir süre içerisinde sadece ülkelerin ekonomilerini ve sağlık sistemlerini değil, bireysel ve toplumsal anlamda tüm yaşantımızı da ciddi anlamda etkiledi. İstisnaları bir kenara koyarsak, gönüllü ya da zorunlu olarak uzun süre evlerinde kendilerini karantinaya alan milyonlarca birey bu sürece beklenilenden çabuk bir şekilde uyum sağladı. Ofisler ve okul sıralar yerlerini evlerimizin bir köşesindeki masalara; restoranlar ve fırınlar evimizin mutfağına; mağazalar ve AVM’ler mobil uygulamalara; cafe sohbetleri ve akraba ziyaretleri ise sosyal ağlara ve toplantı uygulamalarına taşınmaya başladı. Geçtiğimiz günlerde ABD’de yapılan bir araştırma sonuçları elektronik bankacılık kullanımındaki ciddi artışa işaret ederken bu artışın önemli bir kısmının dijital ekonomi açısından kazanılması en zor nesil olarak kabul edilen yaşlılardan kaynaklanıyor olması ise X kuşağının bile artık dijital çağ için hazır olduğunu açıkça gösteriyor.

Salgının ciddiyetinin farkına varan insanların dış dünya ile irtibatlarını en aza indirmesi dijital çağa geçişi kolaylaştırırken bu süreç sadece sosyal ağlara olan ilgiyi arttırmakla kalmamış, e-ticaret’in de yaygın kullanımına vesile olmuştur. Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur ise hijyen konusundaki endişeler sayesinde nakit kullanımına olan ilginin azalması sayesinde önümüzdeki günlerde dijital paraya geçiş aşamasında ciddi bir direniş yaşanmayacak olmasıdır.

Üç ay gibi kısa bir süre içerisinde yaşanan bu gelişmelerde toplumsal davranışları etkileyen unsurların sadece ‘korku’ ile sınırlı olmadığı açıktır. Bu süre zarfından televizyon, gazete ve sosyal ağlarda farklı disiplinlerden uzmanların sürekli olarak tekrarladıkları “Yeni bir döneme giriyoruz”, “Hayatımızın yeni normallerine alışmalıyız” ve “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi öngörü ve uyarılar yeni bir döneme yani dijital çağa geçiş sürecinde olduğumuz hususunda insanları motive etmekle kalmamış, önümüzdeki günlerde yaşanabilecek belirsizlikler göz önüne alındığında sürecin en hızlı şekilde atlatılabilmesi açısından uyum ve işbirliğinin önemini de belleklere işlemeyi başarmıştır.

Bu bağlamda düşünüldüğünde, Haziran ayında tüm dünyada başlayan ve pandemi ile savaşın ikinci aşamasını oluşturan dönemde hayatımızdaki ‘yeni normaller’ sadece ‘sosyal mesafe’ ve ‘maske takmak’ gibi koruyucu tedbirler ile sınırlı değildir. Uzmanların büyük bir kısmı tarafından en kötü tahminlere göre bile 18-24 ay gibi bir süre içerisinde aşı ve ilaç gibi çalışmaların sonuç vereceği öngörülürken, hayatımızdaki yeni normaller sadece hijyen ve temasa yönelik önlemler ile sınırlı kalmayacağı gibi küresel ölçekte yaşanabilecek benzer krizleri önleyici ve bu krizlere karşı iş birliği ve hareket kabiliyetini arttırıcı çabaların artan oranda karşımıza çıkacağı düşünülmelidir. Bu çabaların başında ise dijital çağa geçişi hızlandırıcı tedbirler gelmektedir.

Özetlemek gerekirse, yeni normaller esas itibariyle dijital çağın dünya çapında resmen başladığının ilanından başka bir şey değildir. Önümüzdeki süreçte yeni bir salgına karşı eğitime ara vermeden devam edebilmek amacıyla uzaktan eğitim altyapısının mevcut sisteme daha yoğun bir şekilde entegre edildiğini göreceğiz. Bankacılık gibi temas gerektirmeyen ticari süreçlerde elektronik kanallar daha fazla ön plana çıkacak. Özellikle pandemi sürecinde ortaya çıkan ‘endişe ekonomisi’ yüzünden artan talebin karşılanması ve karaborsacılığın önüne geçilebilmesi açısından perakende sektöründe ve tarımda tedarik süreçlerinin dijitalleşmenin daha da önem kazanacağını göreceğiz. Karborsa ve diğer fırsatçıların önüne geçilebilmesi için devletin denetleme ile ilgili süreçlerde dijital altyapısını güçlendirdiğini de göreceğiz. Sağlık hizmetleri açısından ise salgın ve diğer hastalıkların takibi, tedavisi ve önleyici hizmetlerin önemli bir kısmı tamamen dijitalleşmiş olacak. Kamu hizmetlerinin tamamına yakını e-devlet platformuna entegre edilerek bireylerin ve kuruluşların kamu dairelerine gitme ihtiyacının sıfırlanacağına şahit olacağız. Ayrıca, milli yazılım ve donanımın öneminin farkına varılmış olması sebebiyle sadece yazılım ve donanım projelerine değil, yetişmiş eleman ihtiyacının da karşılanması amacıyla anaokulundan itibaren kodlama gibi derslerin müfredatta yerini aldığını göreceğiz.

Pandemi süreci küresel çapta yaşanacak her türlü soruna karşı hazır olmanın tek yolunun gerektiğinde hızlı bir şekilde hayatın rutinlerini terk edip o ana özel tanımlanan yeni normallere uyum sağlayabilmekten geçtiğini göstermiş oldu. Bu noktada başarının anahtarı ise yeni normallere uyumun birlik ve beraberlik içinde sağlanabilmesidir. Bunu başarabilmek ise dijital çağa kısa bir süre zarfında uyum sağlayabilmekten geçiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir